Bir Gün Kaybedeceğini Bilerek…

“İyi de çok büyük bir sevgi kapısını kapatmış olacaksın o zaman”

Demişti bana Boğaziçi’ndeki İstatistik hocam Sevgi Hanım. Evime hayvan almam diye direndiğimde.

Derin bir iç geçirmiştim. İşte tam da o yüzden almak istemiyordum ya. ‘O gün’ er ya da geç gelecekti. Beklenmedik bir kaza ya da hastalık olmadığı takdirde biraz daha geç, ama kaçınılmaz..

Doğduğum andan itibaren tüylü ve dört ayaklı arkadaşlara büyük sevgim var. Kardeşim de ben de bu özelliğimizi babamızdan almışız. Öyle ki ben bebekken emekleyip köpeğimiz Magi’nin tasından aynı onun gibi su içermişim. Annem de bu duruma çıldırırmış. Zaman içinde çok hayvanımız oldu; her birinin kaybı bende iz bıraktı.

Babamı kaybettikten sonraki yıldı. ABD’de yaşayan küçük teyzem ‘oğlum’ diye sevdiği Lucky’yle bizi ziyarete gelmişti. Aylarca aynı evde kaldığımız Lucky’ye kanımız kaynamıştı resmen. Bir gün İstanbul’un vahşi sürücülerinden birinin tekerlekleri altında can verdi köpekçik.. Öyle çok ağladım ki. Ve karar verdim. Benim asla köpeğim olmayacaktı.. Kayıp tolerans kotam dolmuştu çünkü.

Aradan yıllar geçti. Evlendim, anne oldum. Ve bir gün. Hocam Sevgi Hanım’ın motive eden sözleri, arkadaşım Asena’nın telefonu derken kendimi yeni anne olmuş Labrador Jolie’nin evinde buldum. Ev sahibi, yavrularından en şişkosu ve en yaramazını gösterdi bana. Şişko yavruyu kaptığım gibi eve getirdim.

Boncuk’a adını o zaman 5 yaşında olan kızım Deren koydu. Bir süre sonra da sokakta simsiyah bir yavru kedi bulduk. Bu vahşi kediciğin adını da Yıldız koyduk. Labrador yavruları bence dünyanın en şeker yüzüne sahip.. Ama o şekerlikle hiç bağdaşmayan yaramazlığıyla Boncuk bana ilk aylarda bayağı çile çektirdi. Deri ve metalden başka tek mobilyamız benim piyano taburemdi, onu yedi. Salonu işgal etmesi yetmedi, evin her tarafına ulaşmadığı her an yaygara kopardı. Tuvalet eğitimini tamamlaması 7 ayı buldu. Az pisliğini temizlemedim. O zaman neredeyse 30 kilo olmuştu bile. Kendini uzun zaman insan zannetti. Benim katkılarımla tabii. Hiç unutmam, Boncuk’u alıp Tamer Dodurka’ya götürmüştüm, o zaman –belki hala- Türkiye’deki tek hayvan psikoloğu. O uyarmasa farkında bile değildim, meğer hayvana ben bebek muamelesi yaparmışım. Neyse.. Sonra köpek arkadaşlar edindirdik.. Ama o hep bizim obur, şımarık, hafif tembel ve sevgi arsızı köpeğimiz oldu.

Yıldız’la Boncuk 13 yaşındalar.. İdi. Yıldız’ı aniden kaybettik birkaç ay önce. FIP diye bir virüsten olduğunu tahmin ediyor veterinerimiz. Ben hala inanmıyorum. Hiç bir şeyi olmayan kedicik birkaç saat içinde nasıl öldü hala anlayamıyorum. Yıldız’ın yokluğuna alışamadım.

Boncuk da biraz yavaşlamasına rağmen geçen aya kadar zımba gibiydi. Evde annemin başının belası, devamlı ve ısrarlı sevgi gösterileriyle misafirlerimizin korkulu rüyası.. Birden iştahı kesildi. Dünyanın en obur hayvanı olduğu için bir terslik olduğunu hemen anladık. Üresi yüksek çıkınca iki hafta mecburen veterinerde serum aldı. Test sonucu böbreklerde küçülme gösteriyormuş.

Ama içimde tarifsiz bir hüzün. Araştırmadığım kaynak kalmadı. Evde bebek gibi bakıp bol bol su içiriyorduk. Derken bir gece arka ayakları tutmamaya başladı. Kalkmaya çalışıyor. Kalkamıyor. Havlıyor. Anlamıyor..

Onu öyle gördükçe bittik. Kendime bugünlerin kaçınılmaz olduğunu, bu kadar zaman bizimle olduğu için şükretmem gerektiğini hatırlatmakla birlikte kafam motor gibi çözüm üretmeye çalışıyor.

O beyaz yüzünü sıkı sıkı tutarak sevgi dolu iri kahverengi gözlerine bakıyorum.. “Bak Boncuk. Sen havla, ben seni kaldıracağım hep tamam mı?”

Anlıyor. Eskiden her yaptığı şeyi yapmak istiyor. Kapı çaldığında koşmak, bizimle göz göze geldiğinde yalamak için üstümüze hamle… Bunların hepsi için ‘Hav’ diyor. Hemen elimde ne varsa bırakıp yanına koşuyorum. Kalçasından kavrayıp destek verince ayağa kalkabiliyor. Alıştık böyle yapmaya. Bir köpek ve bir insan, hayatın yeni şartlarına şaşılacak kadar büyük bir hızla uyum sağlıyoruz. Çocukları yeni doğurduğum günlere dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Gece uykumda benden ne kadar uzakta olursa olsun Boncuk’tan gelen en ufak bir sese zıplayarak kalkıyorum. O da adeta bebek oldu, şımarmalar, nazlanmalar.. . Yeter ki rahat etsin. Yeter ki neşesi yerinde olsun.

Evde misafirim olan büyük teyzem ve annemin şefkatiyle hazırlanan özel yemekler, ilaçlar, glukosamin takviyesi falan derken yeni bir sistem oturtmuştuk. Şehir dışında geçirdiğim bugünün sonunda öğrendim ki hiç yemek yememiş Boncuk. Üresi mi yükseldi yine acaba? Kardeşim konuştu veterinerle uzun uzun. Ben artık konuşmak istemiyorum. Kaç yıldır tanıyıp güvendiğim veterinerin sesi bile sinirlerimi bozuyor. Yıldız’dan hemen sonra hem de.. “E artık bunlar normal, hayvan yaşlı” lafını duymak istemiyorum.

Uçaktayım şimdi. Geceyarısını biraz geçiyor. Yapabildiğim tek şeyi yapıyorum. Yazıyorum. Şu anda konuşacak kimsem yok. Eve gider gitmez köpeğimin halini beğenmezsem acile götüreceğim.

Ben kabul etmek istesem de istemesem de son dönemece girdik gibi görünüyor. Boncuğum giderayak bize yine öğretiyor. Şefkati, sevgiyi, vefayı.

Emek vermeyi..

Hayatı hatta..

Bu sabah güneşin doğuşundan itibaren ne güzel şeyler yaşamıştım oysa. Jestler, dostlar, sürprizler, eski dostlar, denizin mavisine ormanın yeşiline şahadet. Yeni başlangıçlar için adımlar, heyecan.

Şimdi allak bullak vaziyette, bir uçak koltuğunda kucağımda bilgisayar iki büklüm gözyaşı döküyorum. İşte böyle..

Bir yanım kendime kızıyor, nankörlük etme ne dertler var diyor.

14 yaşımdaki bense “Sana demedim mi?” diyor..

Yolu Açık ve Aydınlık Olsun…

Karmakarışık duygular içindeyim. Bir yanım mutlu, bir yanım… Tarif edemiyorum. Uçaktayım şimdi, ailece Los Angeles’a gidiyoruz. Yeni bir hayat başlıyor hepimiz için. Çünkü büyük kızım Deren, yuvadan ilk kez ayrılıyor. Orada okuyacak.

Çocukları benimkilerden büyük olan arkadaşlarım beni uyarıp duruyor ne zamandır: “Bak, bir kere çıktılar mı evden, bir daha gelmiyorlar geri. Ancak tatilden tatile.”

Hazır değildim böyle hissetmeye. Küçük yaşta anne oldum ben; şimdi yanımdaki koltukta uykulu gözlerle film seyreden genç kız, yıllar boyu hem bebeğim hem en yakın arkadaşım oldu. Bir şekilde birbirimizi büyüttük.

Bir gün geliyor.. Yavru kuşların kanatlarını ‘denemeleri’, bunun için de uçmaları gerekiyor işte. Çocuklar evlense bile anne babalarıyla hem maddi hem manevi göbek bağının bir türlü kesilmediği bir kültürden gelen bizler için böyle dönemeçler pek kolay değil.

Çünkü kendimizi çocukların ‘sahibi’ olarak görüyoruz, onlar için neyin doğru olduğunu hep biz biliyoruz. Oysa birey olma yolunda fanustan çıkmak, kendi hayatlarının sorumluluğunu alıp, yanlış yapa yapa kendi doğrularını bulmak çocukların en doğal hakkı. Bize düşen sadece elimizdeki imkanlarla hayallerini gerçekleştirme yolunda onlara olabildiğince destek olmak. Onları kayıtsız şartsız sevmek, motive etmek ve alkışlamak.

Arada bir vuran ve gözlerime yaşlar dolduran annesel “İyi ama ne yiyecek, ne içecek, nasıl idare edecek bir başına…” endişelerine kulak tıkamaya, bu yeni dönemin onun için çok hayırlı olacağına odaklanmaya çalışıyorum.

Çocukları hayata atılma yolunda evden ayrılmış, çalışmaya ya da okumaya gitmiş, benzer duyguları yaşayan tüm anne babalara sabır ve güven dileklerimle..

Çocuklarımız Allah’a emanet, yolları da açık olsun.

Benzer Yazılar