Dert Dinler misiniz?

Paylaşmak, insanlığın gereklerindendir. Dertler paylaştıkça azalır, sevinçler paylaştıkça büyür. Yeri geldiğinde bizim de dertli başımızı yaslayacak bir omuza, gözyaşlarımızı silecek, bizi dinleyecek dosta ihtiyaç duyarız.

Onun için derdini yakınlara anlatabilmeyi de, yakınlarımızın derdini dinlemeyi de önemserim. ‘Köpürtmemek’ koşuluyla ama. Evlat, eş ya da bir akını kaybetmek, büyük maddi sıkıntılar, dermanı olmayan sağlık sorunları. Bunlar gerçek dert. O şunu demiş, bu böyle yapmış, öbürü kızdırmış, vs gibi sorunlar eften püften sıkıntı kategorisine giriyor- ama yine de bunlar üzerine de saatlerce konuşmaktan kendimizi alamıyoruz.

***

Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda şaşırmıştım bir tanıdığım “Asla dert dinlemem” dediğinde. “Derdi bir şartla dinlerim. Derman olabileceksem.. Çözümüne yardımcı olamayacağım derdi ne dinleyeyim?” diye düşünüyor. Hayatı gözledikçe ben bu sözü dikkate değer buldum. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

***

Sevdiğiniz birinin gözyaşlarına, saatlerce yakınmasına şahit olmak acıdır. Ama daha acısı ‘bu konuda bir şey yapamamak’ değil midir? Etrfaınızda size dert anlatan kişileri gözünüzün önüne getirdiğinizde.. Bunların hep aynı kişiler olmaları, ve de hep aynı dertlerden yakınıyor olmaları pek tesadüf değildir. Zira, kabul etmesi zor ama çoğu insan dramlardan ‘besleniyor’. Düzeltemeyeceğiniz ve sizin neden olmadığınız bir sorunu dinleyip kalbinizi çaresizlikle bunalttığınızda karşınızdakine bir hayrınız dokunmadığı gibi kendi enerjinizi de yerle bir ediyorsunuz.

 ***

O nedenle..  Bence üzerinde bin sene konuşsak çare olamayacağımız dertlere yeteri kadar değindikten sonra onları hiç konuşmamamız en doğrusu. Kendi derdimiz de olsa bu böyle. Kaynattıkça koyulaşan ve bulanıklaşan sorunlara odaklanmak yerine, hayatın güzel taraflarına dikkati çevirmekte sayısız fayda var. Bir çözüm potansiyeli varsa, ancak böyle gerçekleşebiliyor zaten.

Benzer Yazılar

KUTU

Metin Hara’nın  beynin Alfa, Beta dalgaları üzerine konuya yabancı olanlar için açıklayıcı öyle uyarıları var ki mutlaka kulak vermeli. Çoğumuz tehlike anında ‘kaçış ya da dövüş’ refleksimizi uyaran ve korkuyla tetiklenen Beta beyin dalgasındayız.

 Etrafımızda ‘olmayan’ tehditleri algılayan bu halimiz bizi Beta’da tuttukça zavallı hücrelerimizi hastalanmaya mahkum kılıyoruz.

 Haklı nedenlere dayanan stres hayat kurtarırken, gereksiz ve uzun süreli stres, ölüm demek.

Benzer Yazılar

Yemek

 Pipa yeniden açıldı diye sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Çocuklarla en favori uğrak yerlerimizden biri olan bu restoran, iştahımı dizginlememi imkansız kılıyor çünkü. Harbiye Süleyman Nazif Sokak’taki Pipa, şef Marco Rosso’nun enfes yemekleriyle her gidişte kafadan bir kilo aldırıyor. Ahşap servis üzerinde gelen etler, ayrıca Enrico’nun elinden çıkma pizzalar nefis. Hele Nutella’lı bir pizza var ki, insan kontrolden çıkıyor! Kapanınca üzülmüştük. İyi ki yeniden açıldı.

Benzer Yazılar

Ahlaki Kodlarımıza Aykırı

Hah! Esas ilgimi çeken bu oldu..

“Ülkemizin kendi iç dinamikleri ve ahlaki kodları gözönünde alındığında filmin öyküsünün, görsel sahnelerinin ve sunduğu mesajların Türk toplumunun genel ahlak yapısıyla uygunluk göstermeyen görüntüler içerdiği de görülmektedir.

Kurul üyeleri ülkemiz insanlarının nasıl bir ahlaki kodu olduğunu, filmin buna uygun olup olmadığını hangi bilimsel araştırmaya ya da verilere dayanarak söylüyor, çok merak ettim.

Burada ‘ahlaki koda uygun değil’den ziyade, ‘uygun olmamalı’ temennisi var kanımca.

Nasılsa türlü şiddet ve üçkağıdın ön planda olduğu filmler ve sahneler kodlarımıza dokunmuyor. Onlar bizi bozmuyor anlaşılan. Bozan tek şey cinsellik. Toplumsal soruna neden olurmuş böyle sahneler.

Sonra da bu toplumun neden bu kadar çok cinsel sorunu var diyoruz.

 

Benzer Yazılar

23AB71A000000578-0-image-7_1417534463724

Toplum İçinde Emzirmek

Lou Burns, Londra’da lüks bir otelde beş çayı keyfi yaparken 12 haftalık bebeğini emzirmeye kalkıyor. Ve otel görevlileri onu uyarıyor. Diğer misafirleri ‘rencide ettiği’ gerekçesiyle memesini kapatması için bir kumaş veriyorlar.  Ünlü bir kadın olan Burns bu resmi sosyal medyada paylaşmış, otel görevlilerinin kendisini çok utandırdığını ve oraya bir daha asla gitmeyeceğini söylemiş.

Kadınların toplum içinde bebek emzirmesi konusu tüm dünyada insanları ikiye bölen bir konu.

Bir araştırmaya göre bizim ülkemizde toplum içinde emzirmeyi ayıp bulanların oranı yüzde 20’ymiş.

Ben küçük kızımı 2,5 yıl emzirdim. Elbette toplum içinde emzirmek kaçınılmaz oluyor, çünkü böyle beslenmeye alışmış bebeğin ne zaman nerede acıkacağı belli olmuyor. Üstelik bebekler memeyi sadece karın doyurmak için değil, duygusal anlamda sakinleşmek için de arıyor. Korktuğu, yorulduğu zaman mesela. Benim bebeğim de en olmadık yeri ve zamanları seçerdi. Hiç unutmuyorum bir kez denizin ortasında kıyamet koparmış, kıyıya çıkmamızı dahi bekleyememişti. Kız arkadaşlarım etrafımda duvar örmüş, küçük hanımefendinin istediğini yerine getirmiştik..

Ben bebeğim her istediğinde hazır oldum, ama yanımda kamuflaj için örtülerimle. Ya da gider en ücra köşede herkese sırtımızı dönerdik. Dışardan bakan uyuttuğumu zannederdi. Kanımca bir anne, çocuğunu toplum içinde hem emzirebilir, hem de kendini hiç göstermeyebilir.

Bazı anneler bunun en doğal görev olduğunu düşünüp bebeğinin acıktığı her yerde rahatça göğüslerini açmayı bir hak olarak görüyor. Azımsanmayacak sayıda insan, esas emziren kadının göğüslerine ‘başka türlü’ bakmanın ayıp olduğunu düşünüyor. Neticede annelik kutsal. Ve o memeler de seks objesi değil.

Öyle mi?

Bu konuda konuştuğum erkeklerin –çoğunluğu aile üyeleri- hepsi kadının emzirirken memesinin görünmesine karşı.Meme, seksüel organdır. Sosyal kuralların bu bölgelerin örtünmesini gerekli kıldığı bir toplumda süt veriyor diye ben bir kadının memesini niye görmek zorunda olayım?” diyorlar.

“E bakmasan?”

Mümkün değil ki. Hem bunu kapatarak yapmak mümkünse, niye açılmasına izin veriyorlar?”

Kadın, erkek, sizin düşünceniz ne?

Benzer Yazılar

Herkes Yine Twitter’da..

Twitter’a yasak geldi de ne oldu? Yasağı delen VPN uygulamaları rekor sayıda indirildi. DNS ayarları değiştirildi. Bırakın sadık twitter kullanıcılarını, arada bir twitter’a girenler bile bu programları bilgisayar ya da cep telefonlarına yüklediler. Bunlar üzerinden internete bağlanmak suç olmadığı için, twitter üzerindeki aktivite devam ediyor.

Hükumetin koyduğu yasağı başta devletin tepesindeki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül deldi ve bu durumu tasvip etmediğini belirtti.

Sonuç? Herkes yine twitter’da.. Üstelik merakları daha da ‘bilenmiş’ vaziyette.

***

SİNEĞİ KOVMAK ADINA ALNINA KURŞUN…

Dünya Türkiye’yi şaşkınlıkla izliyor. Yabancı haber ajanlarında ilk haber olduk. Üstelik, yasak hukuken de tartışmalı nitelikte. Twitter’ı tamamen kapattıran bir mahkeme kararı yok. TİB, yeni internet düzenlemesini referans alarak kendi başına erişimi engellemiş. Normalde mahkemeye başvurması gereken TİB, anladığımız kadarıyla bunu da yapmamış. TİB, ‘’Başka çaremiz kalmadı’’ diyor. Binali Yıldırım başvurmuş, mahkeme haklı olduğuna karar vermiş. Bunun sonucunda TİB, Başbakan ve çevresi hakkında tape/benzeri yayınları yapan bir hesabın kapatılmasını Twitter’dan istemiş.

Ama Twitter bu hesabı kapatmamış. E, TİB de ne yapsın? Bütün Twitter hesaplarına erişimi engellemiş!

Niye sadece mahkeme kararındaki linkleri erişime kapatmamış?

Onu bilemiyoruz.

İSTANBUL Barosu Başkanı Ümit Kocasakal, durumu çok net özetlemiş, üzerine ne desek fazla:  ‘’Bu bir kişinin alnına konmuş bir sineği kovmak adına o kişiyi alnının ortasından vurmaya benzer. Sineği belki kovarsınız ama kişiyi de öldürürsünüz.’’

Türkiye Barolar Birliği ‘İnsan haklarını ihlal ettikleri’ gerekçesiyle TİB yetkilileri hakkıda suç duyurusunda bulundu. Başkan Metin Feyzioğlu, bu tür genel yasağın, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, ve Anayasa’ya aykırı olduğunu söylüyor.

***

HERKESİ DEĞİL, SUÇLUYU CEZALANDIRMAK

Elbette twitter’da, sosyal medyada ya da internette kimse kimseye istediği gibi hakaret etmemeli, kişilik haklarını ayaklar altına almamalı. Zaten hukuk bunun için var. Suç işlediğine mahkemece kanaat getirilen, bunun bedelini kanun ne diyorsa o şekilde ödemek zorunda.

Ama günümüzde twitter gibi sosyal paylaşım siteleri, vatandaş için haber alma ve ifade özgürlüğünün en önemli araçlarından biri haline gelmişken, genel yasak kararları, bu özgürlüğünü kullanan insanları cezalandırma ve mahrum bırakma anlamına gelecek sonuçlar doğuruyor ki, bunu hukuken ve vicdanen savunabilmek mümkün değil.

Kimse de savunmaya çalışmıyor gerçi.

Bülent Arınç bile ‘Biz yapmadık, TİB yaptı’ dedikten sonra..

 

Benzer Yazılar

Zencefilin Fazlası Öldürebilir

Doğal beslenelim derken dikkat…

Her yerde ‘mucizevi’ olarak anılan zencefili belki siz de tüketiyorsunuz. Ama sıcak suya biraz rendeliyorsunuz falan, öyle değil mi?

Erol Bey’in hastalarından biri, daha fazla fayda sağlamak istemiş. Hasta eşine iyi gelir niyetiyle, el kadar iki parça zencefili bir güzel sıkmış, suyunu çıkarmış. ‘’Al karıcığım’’ deyip içirmiş.

Eşi aynı gece hastanelik.. Kasılmalar, kramplar, bayılmalar.. Sorunun ne olduğu bulunamamış.

Erol Bey laf arasında zencefili duymasa, daha yüz test yapılacaktı belki de. Zencefil de-pek çok bitki/madde gibi- az miktarda tüketildiğinde mucizevi, abartıldığında, bildiğiniz zehir.

Paracelsus’un dediği gibi “Bir şeyin ilaç mı, zehir mi olduğu miktarına bağlıdır.”

Benzer Yazılar

Virüsler İlaç Şirketlerine ‘Malum Oluyor’

Doktoru sonunda açıklama yaptı ve Nejat İşler’in yoğun bakımda olmasının nedeninin sadece grip olduğunu söyledi.

Etrafınıza bir bakın. Gripten hastanelik olmayan kaldı mı? Ben dahil, tanıdığım herkes mutlaka en az ‘serumluk’ oldu. Biraz yaşlıysanız, başka sağlık sorununuz da varsa, Allah sizi gripten korusun.

Gözümüzü açalım. Her yerde Sağlık Bakanlığını yerden yere vuran yazılar. Efendim, gribi iyi eden ilaçlar ülkede bulunmuyormuş. Hani, ihaleler vardır… Şartnamesinde öyle bir tarif yazar ki, koca piyasada o tarife bir tek şirket uyar.

Adı kuş, domuz, orangutan olsun, bu gripler önce ortaya çıkıyor…  Aa ne tesadüf ki, hiç ama hiiiç bir ilaç işe yaramıyor da, aslında bilmemne hastalığı için üretilmiş olan ‘Bıdıbıdı’ ilacının mucizevi şekilde hastalığa iyi geldiği anlaşılıyor.

Sonra, diyelim domuz gribi dünyada çok ciddi tehdit oluyor.. Yine ne ilginç ki, o gribin aşısı çıkıyor!

Peki yeni mi üretilmiş? Olur mu… Yıllarca çalışılmış.

Patent başvurusu ne zaman yapılmış? Salgın çıkmadan tam beş yıl önce. Şirkete ‘malum olmuş’, ilerde çıkacak salgın için önceden hazırlanmışlar!

İlaç şirketleri, yılda milyarlarca dolar cirosu olan devler. Silah satanların nasıl ‘savaş’a ihtiyaçları varsa, bu şirketler de salgınlar sayesinde güçlerine güç katıyorlar. 

İstihbarat ajansları ve hükumetler gözetiminde bir çok nükleer, biyolojik ve kimyasal çalışma (NBC) yürüten grup var.

Uzun lafın kısası…

Bu virüs dediğimiz meretin laboratuvar ortamında üretilmiş olma ihtimali çok fazla. Üretildiği gibi de kalmadığı için çok tehlikeli zaten. Mutasyona uğruyor, her sene değişiyor. O nedenle aşıların bir faydası da yok.

Dr. Erol Ergüler, yurtdışında uluslararası gruplarla Nükleer Tıpçı olarak NBC çalışmaları yapmış bir isim; ona danıştım. Elde kanıt olmadan bunların sadece ‘iddia’ olabileceği uyarısını yapmakla birlikte, istihbaratçı, bilimadamı, ilaç şirketi ve hükumetlerin böyle çalışmalar yaptığını söyledi. Neticede biyolojik silah dediğimiz ajanlarla bu tip virüslerin içinde bulunanlar çok farklı değil. Doktor Ergüler bana ayrıca, ‘Sence bu çalışmalar nasıl test edilir?’ deyince başka soruya gerek kalmadı. Dünya hastalık kaynıyor zira.

O zaman ne yapalım diye sordum. Mümkün olduğunca ‘doğal’ besleneceğiz. Hele hastaysak. Bol bol C vitamini ve su. Bir de yatak. Aslında bize saldıran virus, karşısında vücudumuzun direnciyle karşılaşıyor. Demek ki hasta olmayı beklemeden vücut direncimizi artıran olumlu şeyleri yapmalı, sağlığın beden, zihin ve ruh sağlığı bütünü olduğunu bilerek davranmalıyız. Böylece  holistic-bütüncül anlamda korunan bir birey olarak virüsleri altedebiliriz.

Uzmanı tarafından verilmeyen hiç bir ilacı da almayalım.

Benzer Yazılar

Havaalanının ‘Havası’ İyi.. Ya Gerisi?

Bu satırları Atlanik’in üzerinde yazıyorum. Büyük kızımın okul başvuruları için New York yolundayız.

Geçen haftasonu da İsviçre’deydim. Son zamanlarda Atatürk havalimanı resmen çilenin adresi oldu.

Geçen hafta TAV, uçuş kapı bilgilerini saatlerce monitörlere veremeyince ortalık binlerce kişilik insan pazarına dönmüştü. Biz uçağımızı bir twitter takipçimin yerinde çok güzel ifade ettiği gibi ‘Otogar usulü’ bulduk.

Anlatayım: Uzaklarda birilerine ‘Zürih’in kapısıııı??’ diye bağırmak suretiyle bir cevap alabildik: ‘Galiba ikiyüzondöööört’. Şansımızı denedik. Uçağa bir bindik ki ne görelim.. Daha yüz elli yolcu gelecek. O da, eğer uçağı bulabilirlerse… Bir saatlik gecikmeden sonra ancak kalkabildik. Bir açıklama mı? Elbette yapılmadı.

Bu sabahsa.. Kolay olur diye sabahın 7’sine bilet alayım dedim ama.. Nafile.. Tatilci akını var resmen. Bir hazırlık var mı? Yok. THY’nin CIP salonuna girdik.. Aynı geçen haftaki gibi. Şıklık, hava müthiş… Ama oturacak yer yok. Döndük dolaştık, ailece ayrıldık, ancak oturabildik. İkram deseniz, vasatın altı. Taş gibi ekmekler. Kötü espresso. Acımış çay. Yardım istediğinizde kalabalıktan sizden daha çok şikayetçi olan elemanlar..

Yer bulduk, iki lokma yedik deyinceye kadar, zaten ‘son çağrı’ yapılmıştı..

Belli ki kapasite yetmiyor. Alt kata bir salon daha açacaklarmış. Bir yolcu söyleniyordu: ‘Herkese kart verilirse böyle olur!’

THY’nin Yurtdışı Bilet Fiyatları Çıldırmış Olmalı!

O, ‘herkes’, uçarak dünyanın milini kazanıyorsa, kartı da alacak. Ben de Elite yolcu olduğum için kullandım CIP salonunu. Yoksa business bilet falan almadım. THY’nin bu fiyat politikasıyla hayatta da almam! Dört kişilik ekonomi bilet 10 bin lira. Eğer comfort uçsaydık, kişi başı 7 bin beşyüz lira ödememiz gerekecekti. Business ne kadar mı? Valla en son tek kişi 11 bin liranın üzerindeydi-ki euro ve dolar bu kadar fırlamamıştı.

Velhasıl… Ne havaalanında istediğim servisi alabildim, ne de uçakta memnunum. THY de hiç kusura bakmasın, bu uçuşa giden hiç bir kuruşa ‘helal olsun’ dedirtecek bir konfor ve ikram sağlamıyor. Felaket bir kahvaltı ettik.. Ekonomi bilete verilen para da para değil mi?

Ya business uçuşlar? Kuş mu konduruluyor? Haydi, örneği körfezden verelim, onlarım şaşaasını seviyoruz ya: THY, bir Etihad değil. Lüks dediğiniz öyle olur. ‘Tatlı arabası’ ve ‘meze çeşitleri’yle , ‘Globally Yours’ demekle olmuyor…

Şu ‘Mil İşini Anladıysam Arap Olayım..

Bankalar uçuş milini kaşıkla verip, kepçeyle almaya başladı, dikkat.. ‘Çaktırmadan’ protokol değiştiriyorlar, eskiden sözgelimi 150 bin mile Akbank’ın wings’iyle business bilet alabilirken, şimdi bir tane ekonomi bilet bile alamıyorsunuz. Garanti’nin Miles and Smiles’ı ise başka alem. Böyle tatil zamanlarında mille yer bulabilmek için ne yapmak lazım, 1 yıl önceden ayırmak falan mı? Valla ben hiç beceremedim. Kartımda dünyanın mili yüklü.. Ne zaman kullanmaya kalksam-alakasız bir tarih seçmezsem eğer-iki bilet için öyle bir mil istiyorlar ki. ‘Nee, bir kişi için 90 bin mil miii?’ cümlesini herhalde onlarca kez söylemişimdir.

Şimdi hemen açıklama gelir uzun uzuuun.. ‘Şirket politikası çerçevesinde millerin falancaya göre nasıl belirlendiği, vs’ üzerine.. Aynı şifreli kanal paketleri gibi. Detay, detay, detay.. O ‘makul’ millerle alınan biletler nasıl ve kimlere gidiyor çok merak ediyorum.

Ben, bir yolcu ve vatandaş olarak bu işte haksızlığa uğradığımı, bana vaadedilen avantajı hiç hissetmediğimi söylüyorum. Önemli olan müşteri memnuniyeti değil miydi? Memnun değilim işte.

Benzer Yazılar