“Bana Bir Daha Barış Demeyin…”

Onun adı Esma Al GulFilistinli bir gazeteci.

Esma, günlük Filistin gazetesi El Ayyam’ın köşe yazarı. Aynı zamanda benim Ortadoğu’yu takip ettiğim kaynaklardan birine, Al Monitor’e yazıyor.

‘Bana bir daha barış demeyin’ diye başlıyor son yazısı.

Esma, Gazze’de savaşın içyüzünü haber yapmak için canını dişine takmış koştururken gelmiş telefon. Geçen Pazar günü. İsrail’in Refah kentine yönelik saldırısında ailesinin dokuz ferdi ölmüş.

60 yaşındaki amcası, yengesi, kuzenleri, kuzenlerinin kızları ve oğulları. En küçükleri 5 yaşındaki Malak ve 24 günlük Mustafa… Hepsi ölmüş… Esma diyor ki “Hiç bir politik bağlantısı olmayan, sadece barış isteyen ailemin cesetlerini sebze meyve dondurucularından topladım”

“Ben de Hamas’ım!

Her birini en son ne zaman gördüğünü teker teker anlatıyor. Ateş düştüğü yeri yaksa da okurken insanın boğazı düğüm düğüm oluyor. Ama benim bu yazıyı yazmama neden olan cümleleri şunlar:

İsrail! Hedefin, nefret ettiğin Hamas’sa bil ki bu öldürdüğün insanların onunla alakası yok. Ama senin için Hamas alelade siviller, çocuklar, yaşlılarsa,  hepimizsek… O zaman bilesin ki binlerce, hatta milyonlarca Hamas destekçisi yarattın artık. Ben de Hamas’ım, biz hepimiz artık Hamas’ız…”

Bu gazeteci aslında kim?

Sevgili okurlar, bu satırların yazarı genç kadın, Hamas’a ve El Fetih’e kafa tuttuğu için defalarca saldırıya uğramış, tehdit edilmiş, hatta bir dönem ülkesine dönmesi yasaklanmış bir gazeteci. Başını örtmeyi reddeden feminist Esma’nın uluslararası ödülü var. Gazze’de sivil hakların nasıl çiğnendiğini yazdığı gazetesi El Ayyam, Hamas tarafından Filistin’de zaman zaman yasaklanıyor.

Cesur, gözüpek, Hamas’ın ne olduğu ortaya döken bir gazetecinin ‘Ben Hamas’ım o zaman’ noktasına gelmesi şaşırtıcı mı?

Yeteri kadar zorlarsanız.. Herkesin içindeki katili, teröristi çıkartırsınız. Kimi için bu malına gelen tehditle olur. Kimi için ailesine biri el uzatsa, kafidir. İsrail’in askeri gücü daha fazla diye bu savaşta daha çok kişiyi öldürebilir. Ama asla kazanamayacak. Hamas da öyle. Ülkeler, hükumetler ve ellerindeki medya istediği kadar birinin ya da öbürünün tarafını tutsun.. Kazanan olmayacak.

Bir an önce, hemen şimdi silahlar susmazsa.. Karşılıklı nefret ve gözü kan bürümüşlük katlanarak artacak.

Olan on binlerce masuma oluyor, dünya dökülen kanı maç izler gibi izliyor, vicdanı olan gözyaşı döküyor… Allah tüm masumları korusun, aklını yitirenlere de akıl ihsan eylesin demekten başka elimizden ne geliyor ki?

Benzer Yazılar

Evlenmeniz Gereken Gerçek Kişi..

Tracy McMillan, yazar, televizyon yapımcısı ve ilişkiler üzerine yazdığı yazı ve kitaplarla ABD televizyonlarında devamlı boy gösteren bir isim. 12 koruyucu aile gözetiminde geçen feci bir çocukluk dönemi. Üç evlilik, üç boşanma. Sayısız kalp kırıklığı.

 “Hep yanlış insanla evlendiğimi anladım. Çünkü artık beni kimse terketmesin istiyordum” diyen McMillan, en sonunda aradığını bulmuş..

 İnsanın önce kendisiyle evlenmesi gerekiyormuş.

Önce kendisiyle ciddi, sevgiye ve sadakate dayalı ilişki kuramayan başkasıyla bunu hiç yakalayamıyor” diyor.  Ve bu imzayı atmanın şartlarını sıralıyor…

    Ölüm bizi ayırıncaya kadar. Kendi elimizi sonsuza kadar tutacağız. Şartlara bağlı olmayacak kendimize duyduğumuz sevgi. Şu an, şu halimizde seveceğiz. Daha zayıf, daha başarılı olduğumuz zaman, vs değil yani.

    Kendimizi iyi günde ve kötü günde sevmeye yemin edeceğiz. En kötü günümüzde de, kendimizi hayalkırıklığına uğratmamıza, en büyük başarısızlığı yaşamamıza rağmen sevmeye ant içeceğiz. Kendimizle evlenince, ne olursa olsun kendimizi terketmeyeceğiz. 

  •     Hastalıkta ve sağlıkta kendimizin yanında olmaya söz vereceğiz. Hatalarımızı affedeceğiz.
  •     Ve başkasının bizi nasıl sevmesini istiyorsak, kendimizi öyle seveceğiz. Kendimize iyi bakıp özen göstereceğiz. Kısacası iyi ve sevgi dolu davranacağız.

Kendini eleştirip yerden yere vurmak, öz saygı  eksikliği  günümüzde bu kadar yaygınken, bu öneri altın değerinde.

Bizim bir ömür boyu şartlar ne olursa olsun sevmeye ve yanında olmaya söz vermediğimiz ‘biz’i başkası niye sevsin ki?

Benzer Yazılar

“Kredimi Bir Ödesen N’olur Be Abla..”

Bir mesaj ki.. Okurken yüreğin sıkıntıya girmemesi mümkün değil. Hastalıklar, ihtiyaçlar.. Alınan ve geri ödenemeyen krediler.. Borçlar borçlar borçlar..  Aslında neredeyse herkesin farklı kalibrelerde yaşadığı sorunlar bunlar.

 Televizyona çıktığım günden beri benzer mesajlar alıyorum. İlk yıllarda mektup gelirdi; şimdi email atıyorlar. İnsanların televizyonda her gün gördüğü bazı yüzleri aileden sayması, onlara özel dünyalarını açması hep çok sevgiyle gözlediğim bir şey. Ne var ki yardım isteklerinde durum pek böyle olmuyor.

 Başta şaşırırdım çok.  Öyle ya, holding sahibi falan değilim. Bir kısmını yardım işlerine düzenli ayırdığım bir servetim falan da yok. Niye ben, diye.. Sonra anladım ki bana mektup ya da emaille ulaşıp da kredi borcunu kapatmamı isteyen, dramatik hikayelerini paylaşan kişiler yüzlerce başkasına da yazıyor.

 Yöntem artık twitter’a transfer olmuş durumda!

 Geçen gün baktım biri feryat figan yardım istiyor. ‘Defne ablaaa!’ diye.  Tabii mecra twitter olunca, siz de karşıdaki profile ister istemez bakabiliyorsunuz. Gerçek mi, yoksa sırf bu iş için açılmış hesap mı diye ben de baktım. Bir de ne göreyim! Gülben Ergen’den Yiğit Bulut’a kadar herkese yazmış arkadaş. Mesajı attığı kişiye göre değiştirme zahmetine bile katlanmamış. Kredi borcu varmış, ailesi bilse kesermiş, vs. Hatta kendisine geri dönmedi diye Yiğit Bulut’a bayağı sinkaf dolu ifadelerle küfretmiş.

 Benim anlamadığım..

Bu yolla gerçekten para toplayabilen var mı?

 Esas üzücü olan…

 Bu işler insanın insana güvenini o kadar sabote ediyor ki.

 En çok arabada giderken ‘sokakta kriz geçiren sara hastası’ gördüğümde yaşıyorum bunu. Kafadan numara yapıyorlar diye düşündüğümde..

 Birinin gerçekten ihtiyacı olsa, kafayı başka yöne çevirecek vaziyette değil miyiz bu yüzden?

Benzer Yazılar

Dert Dinler misiniz?

Paylaşmak, insanlığın gereklerindendir. Dertler paylaştıkça azalır, sevinçler paylaştıkça büyür. Yeri geldiğinde bizim de dertli başımızı yaslayacak bir omuza, gözyaşlarımızı silecek, bizi dinleyecek dosta ihtiyaç duyarız.

Onun için derdini yakınlara anlatabilmeyi de, yakınlarımızın derdini dinlemeyi de önemserim. ‘Köpürtmemek’ koşuluyla ama. Evlat, eş ya da bir akını kaybetmek, büyük maddi sıkıntılar, dermanı olmayan sağlık sorunları. Bunlar gerçek dert. O şunu demiş, bu böyle yapmış, öbürü kızdırmış, vs gibi sorunlar eften püften sıkıntı kategorisine giriyor- ama yine de bunlar üzerine de saatlerce konuşmaktan kendimizi alamıyoruz.

***

Ne yalan söyleyeyim, ilk duyduğumda şaşırmıştım bir tanıdığım “Asla dert dinlemem” dediğinde. “Derdi bir şartla dinlerim. Derman olabileceksem.. Çözümüne yardımcı olamayacağım derdi ne dinleyeyim?” diye düşünüyor. Hayatı gözledikçe ben bu sözü dikkate değer buldum. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

***

Sevdiğiniz birinin gözyaşlarına, saatlerce yakınmasına şahit olmak acıdır. Ama daha acısı ‘bu konuda bir şey yapamamak’ değil midir? Etrfaınızda size dert anlatan kişileri gözünüzün önüne getirdiğinizde.. Bunların hep aynı kişiler olmaları, ve de hep aynı dertlerden yakınıyor olmaları pek tesadüf değildir. Zira, kabul etmesi zor ama çoğu insan dramlardan ‘besleniyor’. Düzeltemeyeceğiniz ve sizin neden olmadığınız bir sorunu dinleyip kalbinizi çaresizlikle bunalttığınızda karşınızdakine bir hayrınız dokunmadığı gibi kendi enerjinizi de yerle bir ediyorsunuz.

 ***

O nedenle..  Bence üzerinde bin sene konuşsak çare olamayacağımız dertlere yeteri kadar değindikten sonra onları hiç konuşmamamız en doğrusu. Kendi derdimiz de olsa bu böyle. Kaynattıkça koyulaşan ve bulanıklaşan sorunlara odaklanmak yerine, hayatın güzel taraflarına dikkati çevirmekte sayısız fayda var. Bir çözüm potansiyeli varsa, ancak böyle gerçekleşebiliyor zaten.

Benzer Yazılar

Monaco’nun Grace’i…

Seyirciyle buluşma tarihi ertelendikçe ertelendi. Yönetmeni ve yapımcısı birbirine girdi. Yılan hikayesine dönen film, Türkiye’de vizyonda.

Yurtdışında eleştirmenler filmi yerden yere vuruyor. Sarayın ‘gerçeklerle alakası yok’ diye protesto ettiği Monaco’nun Grace’ini merakımdan uçakta izledim.

  • Film Charles de Gaulle başkanlığındaki Fransa’nın Monaco’yu kendi sınırlarına katmakla tehdit ettiği bir dönemi anlatıyor. Monaco’lular da vergi vermek istemeyen, kumar ve gösteriş düşkünü tipler olarak resmedilmelerine rağmen, filmin kötüsü Fransızlar.
  • Grace Kelly’nin de kendi kişisel varoluş savaşı sürüyor bir yandan. Ünlü aktris, bir baloyla ülkenin kaderinde büyük bir rol oynuyor!
  • Grace Kelly’nin hayatı bir peri masalı değil. Prens Rainier’le arasında gerçek bir aşk ilişkisi yok. Hatta prenses, boşanmak istiyor.
  • Kraliyet ailesine gelin gitmenin özenilecek bir tarafı yokmuş.
  • Sinemaya geri dönemeyen aktris, aslında en zor karakteri canlandırıyor. Sonunda prensesi ‘oynamak’ zorunda kalıyor.
  • Nicole Kidman, kesinlikle iyi bir seçim. Tip olarak Kelly’yi daha iyi canlandırabilecek başka oyuncu olamazdı.
  • Rahmetli Joan Rivers’a kadar pek çok eleştirmen Kidman’la “Bakalım yüzündeki onca botoks duygu göstermesine izin verecek mi” diye aylar boyu uğraşmışlardı. Hakkını yemişler. Kidman’ın yüzü gerektiği an gayet güzel kırışıyor. Donuk değil, sadece soğuk. Ve kırılgan. Grace Kelly gibi.
  • Ne var ki Kidman’ın kariyerine katkı sağlayacak bir performans değil filmdeki. Oyuncunun kabahati yok, sorun senaryoda. Derinliksiz, inandırıcı olmayan diyaloglar.. Tuhaf bir kurgu…
  • Kostümler, mücevherler güzel. Nicole Kidman’a her giydiği yakışmış. Gözler bayram etsin diye, ya da sadece meraktan izlenebilir.

Benzer Yazılar

hizaya-gelmeyenin-popsunu-durten-koltuk

Hizaya Gelmeyenin Poposunu Dürten Koltuk

Kültürel bir şey bu. Batı ülkelerine seyahat edenler ne demek istediğimi hemen anlayacak. Dünyanın bizim batımızda kalan tarafında kurallar ve onlara sonuna kadar uymak esastır ya. Bizde ise- haydi itiraf edelim – kurala, kitaba göre davranmak biraz çaylak olmak, hatta enayilik olarak görülüyor.

Mesela trafik. Bizim sokaklarda normal süratte araba kullanıyorsanız, önünüzdeki araçla önünüzde iki metreden fazla mesafe bıraktıysanız, şerit değiştirirken işaret veriyor ve yavaşlıyorsanız..  Beş dakikada beş yüz korna yersiniz ..  Zira işi bilmiyorsunuzdur.

Los Angeles’ta araba kullanıyoruz. Yıllardır yapıyoruz ama yine de ilk günler hep bir uyum sorunu oluyor elbet. Arabayı kullanan arkadaşım, en sol ‘carpool’ şeridinde. Trafiğe yük olmasın diye bir kaç kişi birleşip tek araca binenler ( yani carpool yapanlar) bu şeridi kullanabiliyor. Çok rahat, bomboş. Yandaki şeritlere bakıyoruz. Aracının içinde yalnız olanlar o şeritleri doldurmuş, trafik nasıl kilit! Yine de hiç biri bizim şeride girmeye yeltenmiyor.

Aklımıza uysa da bilinçaltımıza ters bir durum. Arkadaşımın ayağı hep frende. Çünkü her an yan şeritten birinin kural ihlali yapıp önüne direksiyon kırmasını bekliyor. Kafası beklemese de ayağı, bacağı tetikte. Öyle alışmış ya.. Gülüyoruz.

Sadece trafik kuralları ve onlara uyan batılılar değil gündemimiz. Eloğlu arabaları da iyice akıllandırmış. Arkadaşım kiralık arabadaki koltuğun arada bir neden poposunu dürttüğünü anlayamadı. Abartmıyorum, resmen araba koltuğu arada bir cep telefonu gibi titreşerek poponuzu uyarıyor. Meğer neymiş? Şeridinizin tam ortasından gitmiyorsanız araba anlıyor, taştığınız yerden poponuza ‘Zzz!!’ yapıyormuş. Hizaya getiriyor yani! Tam bize göre.

Yine gülüyoruz.

Ve köprüye bağlantı yolundan kilometrelerce önce her yolu tıkayan kendi söforlerimizi anıp, itiraf ediyoruz:

İsyankar genlerimize rağmen kurallara uymak ne güzel. Birlikte yaşamak çok daha kolay o zaman.

Benzer Yazılar

Kumaş Bezin Dönüşü..

Çevre bilinci arttıkça kumaş bezleri savunan kampanyalar ve bu bezlerin kullanımı arttı.

Çevre mevreyi korumak  iyi hoş ama, benim için rahatlık önemli” diyorsanız… Bilin ki bir bebek, bezi bırakana kadar ( 5 yaş diyelim) toplamda 8 bin hazır bez kullanıyormuş. Bunun bedeli de 5 bin liradan fazla.

Yıkama masrafları da içinde olmak üzere kumaş bez ise toplamda, yani beş yılda bin lirayı bile bulmuyor. 

Yeni döndüğüm Los Angeles’ta bir servis var. Bebeğiniz için evinize bir haftalık yumuşacık kumaş bez getiriyor, sizdeki kirlileri toplayıp, yıkayıp tekrar kapınıza getiriyorlar!

Kullananlar pek memnun. İlk çocuğunu hazır bezle büyüten bir çok kadın, kumaş beze terfi etmiş durumda.

Böylelikle hem aile bütçesi rahatlıyor, bir yılda çöpe atılan milyarlarca bebek bezinin çevreye verdiği zarar büyük ölçüde azalıyor.

Haa, bir de.. Bu yeni tip kumaş bezlerde hiç ama hiç sızıntı problemi olmuyormuş, benden söylemesi. İlgilenenler için link’leri twitter’dan paylaşacağım.

Benzer Yazılar

“Beni Dövdü, Bana Tükürdü” Derse..

Gözümün önünde bacağını uzatarak havada uçtu. Ve bir uçan tekmeyle o zaman daha beş yaşında olan kızım Deren’e atarak onu yere devirdi!

Olayı bir kaç metre uzaktan izlerken içimden nasıl bir canavar çıktığını dün gibi hatırlıyorum.

Karıncaya basmayan ben, kızımın o sınıf arkadaşını eşek sudan gelinceye kadar dövebilirdim.

Öğretmene şikayet etmekle yetindim.

Küçük çocuğu olan arkadaşlarımdan çok duyuyorum şu sıralar. Çocuklar okulda zorbalığa, arkadaş şiddetine maruz kalıyormuş. Bazıları başına geleni anlatmıyor bile. İçine kapanıyor, okula gitmekten kaçınıyor. Devamlı başı ağrıyor, midesi bulanıyor.

Küçük kızınız ya da oğlunuz sonunda size içini döktü. Ve sınıf arkadaşlarından birinin devamlı ona hakaret ettiğini/ vurduğunu/ parasını ya da eşyalarını aldığını söyledi.

Ne yaparsınız?

**************************************************************

“Kafasını koparırım!!”

Ee, ilk dürtü bize böyle yap diyor. En değerli varlığımıza zarar verene haddini bildirmek için yanıp tutuşuyoruz.

İçimizdeki ‘medeni ve iyi ses’ zorbanın da bir çocuk olduğunu hatırlatıyor. “Allah bilir nasıl yetiştirildi, ne sorunları var da böyle yapıyor”.. Ama o diğer ses yok mu: “Kötü tohum işte.. Yılanın başını küçükken ezmezsen ilerde kimlere ne zarar verir. “

Doğru olan ne?

Ben hep okul yönetimine bildirmekten, hatta zorba çocuğun ailesiyle konuşmaktan yanayım. Başkasının çocuğuna ceza ya da terbiye veremeyeceğimize göre bunu kendi ailesinden beklemeli diye düşünüyorum.

***

Ya aile de ‘arıza’ysa?…

Ne var ki uzmanlar bana katılmıyor.

Zorba çocuğun ailesiyle ille de görüşeceksek, bunu okulda müdürün odasında – bir arabulucu yanımızdayken- yapmalıymışız.

Mantıklı aslında. Arkadaşlarını tehdit etmeyi, onlara vurmayı alışkanlık haline getirmiş olan çocuğun ailesi de dünyanın en barışçıl canlıları olmuyor genelde.

Geçenlerde bir zorba çocuk bir küçük kıza zarar vermiş. Kızın babası da zorba çocuğu bir yerde kıstırıp tokat atmış. Bunun üzerine çocuğun tüm ailesi gelip kızın babasına saldırmışlar. Sonuç.. Kızın babasının gözü çıkmış!

****

Ne yapmalı?

Okul yönetimi mutlaka destek olmalı. Birtakım yaptırımlarla zorbalık yapan çocuklar engellenmeli. Okul, ‘Aman canım hep oluyor böyle şeyler’ tadında takılıyorsa, okula dava açmalı. Haydi onu yapmadık, okulu değiştirmeli.

Zira, zorbalığa maruz kalmak diğer çocuklarda yıllarca silinmeyecek, bütün hayatını etkileyecek izler bırakıyor.

Başvurduğum hiç bir kaynak “Çocuğunuz da zorbaya vursun. Saçına asılsın, gözünü oysun. Bacak arasına tekme atsın!” demiyor takdir edersiniz. Ama bunlar bizim toplumuzda ilk aklımıza gelen öğütler..

Yabancı kaynaklar çocukların kendi aralarında zorbalara karşı örgütlenmelerini, birbirlerini hiç yalnız bırakmamalarını, zorbalığı umursamayarak bu çocukların ‘havasını söndürmelerini’ salık veriyor.

Aklınızda bulunsun.

Benzer Yazılar

Tamam, Anneyiz de…

Sex and the City’nin bir sahnesinde kahramanlardan Samantha şık bir New York restoranındadır. Arka masasında bir çocuk devamlı gürültü yapıp etrafı rahatsız eder. Annesi ise oralı olmaz.

Samantha dayanamaz ve “Çocuğunuzla bu şehirde beraber yaşamak zorundayız madem, biraz insanca yaşama kuralı öğretsenize ona..”

Çocuk bu lafın üzerine önündeki soslu spagettiyi Samantha’nın kafasına geçirir.

Anne mi? Pişkin pişkin güler…

Elbette uç bir örnek. Ama olanaksız değil. Çocuklar en değerli varlıklarımız; ve tabii ki kendi çocuklarımızın her şeyi bize çok sevimli gelebiliyor. Gülmesi, ağlaması, yüksek sesle bir şeyler anlatmaya çabalaması, orta yerde oyun oynayarak eğlenmesi..

Hepsi çok güzel.

Peki ne kadarı ‘çok fazla’?

Cok fazlayla kastettiğim: Halka açık yerde başkasını rahatsız edecek her davranış. Bazen sevgiden gözümüz kör oluyor, ‘Çocuk canım ne olacak’ın arkasına sığınıp etraftakileri resmen taciz ediyoruz. Bir arkadaşım anlattı. Yıllar önce bir tenis kulübünün restoranında kadının biri, çocuğunu yanında getirdiği lazımlığa  oturtmuş… Evet, kakasını yapsın diye! Uyarılınca da ‘Koca adam değil ya, ne olacak?’ demiş.

Kendi çocuklarımı bebekliklerinden beri çok yere götürdüm. İlk kızım bebekken efendiydi diye her yere taşıdım. İkinci kızım zordu çok küçükken- neyse ki şimdi bir prenses- onunla gidilecek yerleri sınırlamak zorunda kaldım belli bir yaşa gelinceye kadar.

Tek istisnası uçaklardır bana göre. Çocukların hassas kulakları basınçtan etkileniyor, aynı yerde uzun süre kalmaktan da sıkılıyorlar. E uçaktan indirecek haliniz de yok. Saatler süren uçuşta koridorda emekleyip kendini eğlendiren bebekler etrafa neşe saçıyor üstelik.

Sözüm annelere….

Bilin ki bir yandan keyfinizi yapıp arkadaşınıza laf yetiştirip bir yandan yarım ağız ‘Yapma çocuğum’ demeniz olmuyor, insanlar resmen sizden çocuğu alıp oradan uzaklaştırmanızı bekliyor.

Halka açık yere, restorana, kursa, oraya buraya götürdüğünüz çocuğunuz yaramazlık yapıyor, huzur bozuyor, laf dinlemiyorsa bilin ki tek sorumlu sizsiniz.

Çocuğa terbiye vermek büyük ölçüde annenin sorumluluğu çünkü.

Benzer Yazılar

Hızlı Mesaj ‘Balonları’

Whatsapp servisi hayatımıza girdi gireli mesajlaşma pek kolay. Daha kurulalı 5 yıl olmuşken, bundan bir kaç ay önce 19 milyar dolara facebook tarafından satın alınan bir buluştan söz ediyoruz. Saniyede mesajınız karşı tarafta. Bir kerede 10 fotoğraf gönderebiliyorsunuz, vs. Whatsapp nedeniyle operatörlerin sms ve mms’lerden elde ettikleri karlar ciddi anlamda düştü,

Son günlerde bazı arkadaşlarımdan whatsapp’in bundan böyle mesaj başına para alacağına ilişkin mesaj alıyorum. Söz konusu mesajı 10 kişiye iletirseniz, siz ücret ödemeyecekmişsiniz, falan filan. Külliyen yalan. Her sene bir kaç kere benzer uydurma mesajlar her dilde yayılıyor. İtibar etmeyin.

***

Mavi oklar kaç çifti ayırmış!

Bir uygulama düşünün ki, hakkındaki en ufak lakırdı dünya basınında haber oluyor. Bu ‘ücrete tabi olma’ meselesiyle birlikte whatsapp’in mavi okları da dünya basını gündeminde. Geçen gün yine Cadde’de sevgili Çağdaş Ertuna’nın ‘Mavi Ok Kabusu’ diye kaleme aldığı yazısında dile getirdiği gibi, bu oklar kimilerinin başını belaya sokabiliyor. Birine bir mesaj attınız. İki ok, karşı tarafa ulaştığını gösterirdi eskiden, ama okunup okunmadığını anlamazdınız. Şimdi o oklar maviye dönünce, anlıyorsunuz ki okunmuş. Sorun şu: Sonra bekliyorsunuz ki cevap gelsin.   

***

Mesajla mahremiyet ihlali..

Bir kere.. Çok anlamsız bir özellik olmuş. Yeni değil ki. Blackberry , Viber ve facebook’ta da var. iphone’un imessage’ında mesela,  ‘okundu’ yu karşı tarafa belli eden özelliği kapatmak mümkün. Bence whatsapp de böyle bir seçeneği sunmalı kullanıcılara.

Eğer mesaj attığınız kişi, mesajı okudu ve geri dönmüyorsa. Ya da whatsapp’e girdiği halde sizin mesajınızı okumadıysa, buna alınmayın. Vardır bir nedeni. Mesela vakti yoktur. Ya da ne diyeceğini bilememiştir.

Kişisel almanın anlamı yok. Ben telefona mesafeli biriyim mesela. Her çaldığı dakika açmam, tanımadığım numaraya zaten alo demem. Müsaitsem yanıt veririm. Acilse zaten mesaj atarlar. Arkadaşlarım bana alınmaz, ilk fırsatta geri döneceğimi bilirler.  Mesajlarını okumuş da olabilirim, hemen cevap vermemem o anda müsait olmadığım içindir. Telefona esir olmanın anlamı yok ki. Herkesin hayatında iş güç, çoluk çocuk, anında eğilinmesi gereken bin tane konu var. Fırsat olduğu an telefonda sohbet şahane. Ama ‘mesajımı okudu’ diye birinden anında yanıt beklemek.. Hem tuhaf, hem bencilce.. Düşünün.. Günde kaç kişiyle mesajlaşacak ya da telefonda konuşacak vaktiniz olabiliyor ki?

***

Stalker olduysanız ..

Haa, eğer mesaj attığınız özel, ve sizi de özel bulmasını istediğiniz biriyse… Okudu mu, okumadı mı, başka kimlerle yazışıyor.. En son instagram’a ne koymuş. Ya da face’de kimi like’lamış.. Buna zaten ‘stalk’lamak, yani ‘sinsice ve gizlice izlemek’ deniliyor.. ‘Stalker’ olduysanız- ve de şartlar ve insanlar sizi bazen stalker yapar– önerim, whatsapp’in ve diğer uygulamaların bu özelliklerini kapatmanız. Ciddi söylüyorum, ne siz takip ettiğiniz kişiler en son ne zaman çevrimiçi olmuş görün, ne de onlar sizi görsün. Ne kadar az haberdar olursanız, o kadar huzurlu olursunuz.

Bu kadar takip ve meraka gerek yok.

Eskiden sadece evlerde telefon hattı varken böyle şeyleri dert eder miydik?

Benzer Yazılar